YOOtheme

Email Listemize Kayıt

Yeni Video ve Canlı Sohbet yerleri,zamanları haberdar ol


Necmi Abi'nin Hayatı ve Yayınlanan Röportajları PDF Yazdır e-Posta


ehl-i medrese vâkıf oluyorlar ki, eski zamanda medrese usûlü ile on beş senede elde edilebilen îmânî ve İslâmî netice bu zamanda, Risâle-i Nur'la on beş haftada elde edilebiliyor. Üstadımız buyuruyorlar ki: "Bir sene Risâle-i Nur derslerini anlayarak ve kabul ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakîkatli bir âlimi olabilir. "


İnsan bir yolcudur. Bu yolculuk ise alem-i ervah'dan , rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan,haşirden ve sırattan geçen ve ebed memleketine uzanan bir yolculuktur. Her insanda  bu yolculuğun bir kademesi, bir hatvesinde bulunmaktadır.

Sonu olmayan ve nihayetsiz bir aleme açılan bu yolculuk seyri içinde her insan bu yolculuğunu çeşitli vasıflarla sürdürür.İşte bu yolculardan biriside Çantacı Necmi ismi ile müsemma olan Necmeddin İLGEN ağabeyimizdir.


Necmeddin İlgen 1937 senesinde İzmir'in Urla İlçesinde dünya denilen diyar-ı gurbetteki yolculuğuna başlamıştır. Babası Zahid İlgen, Kosava Priştine'den
1920 yılında Anadolu'ya hicret etmiştir. Balkanlarda ki bulanık dönemlerde bütün gayret ve birikimlerini geride bırakarak menba-ı ilim, irfan ve medeniyet olan Anadolu'ya hicret eden kundura ustası olan Zahid efendinin tek bir düşüncesi vardı oda çoluk çocuğunun mukaddesatını rahatça yaşayabilmeleriydi.İşte bu düşüncelerle Anadolu'ya gelen evlad-ı Fatiha, safi, temiz, osmanlı torunu Zahid amcamız bir mirac kandili gecesinde ruhunu Rahman'a teslim etmiştir. (Allah Rahmet Eylesin).

İşte çantacı Necmi Ağabeyimiz bu şartlar altında 1937'de dünyaya gözlerini açmıştır.
Çok zengin olmamakla beraber gönlü zengin olan bir ailede dünyaya gelen Necmi ağabeyimiz ilkokulu Urla'da okumuştur.15 yaşında İzmir'e gelmiş ve Saraçhane'de bir dükkanda çıraklık yapmaya başlamış ve 3 sene kadar sonra da kendi dükkanını açarak burada çanta, kemer gibi malzemeler imal etmeye başlamıştır.

1958'de Vatani görevini ifa etmek üzere Peygamber Ocağı olarak tesmiye olunan askere giderek Isparta ve Konya illerinde bu görevi itmam eylemiştir.
1965 yılında Risale-i Nur eserlerini tanıyan Necmi ağabeyimiz Kur-an-ı Kerim'in bu asırdaki mümtaz ve lü'lü misal hakikatlarını ciddi bir şekilde aşk ve şevk
ile okumaya başladı.Nur risalelerini okudukça Kur-an-ı Kerim'in feyzi ile istidatları inkişaf etmeye ve marifetullah ikliminde ilginç pencereler açılmaya başladı.
Bu dönemde  Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebelerinden, Tahiri Mutlu, Ahmet Feyzi, Bayram Yüksel ağabeylerle birliktelikleri olmuş ve bu abilerden hizmet
hususunda çok önemli yöntem ve birikimleri almıştır.

Bu dönem itibariyle bir şairimizin dediği gibi:
"Öyle bir baharına rastladık ki ömrün
Bülbül hamuş, havuz tehi, gülistan harab"

Evet hak ve hakikatları ifade etmenin yasak olduğu bir mevsim, ne yazık ki Kur-an bülbüllleri sus ( turul ) muş, güllerin bahçelerde hazan olduğu bu mevsimde
hak ve hakikatları bahş eden Risale-i Nurları okuduğu ve etrafındaki insanları tenvir ettiği cürmüyle ! Necmi ağabeyimiz 1971'de 3 ay, 1972'de 1 ay, 1980'de 1hafta
medresiyi yusufiyye olarak bilinen hapihaneyi ziyaret etmiştir. Suçu neydi hak ve hakikatı anlatmaktan başka, insanlar Rabblerine nasıl daha iyi bir kul olabilirler
vatanına, milletine, devletine, çevresine nasıl daha faydalı hale gelebilirler bundan başka ne düşünmüştüde bu insanlar bunca sıkıntı çekmişlerdi. Bu süreçte evi dükkanı
bir kaç defa basıldı.Risaleleri toplatıldı zira ilim adına bütün tahsili Risale-i Nurlardı.Tüm bunlar bu yolun cilvelerindendi.

Yunus Emre Hazretlerinin dediği gibi "Bu yol uzundur, geçidi yoktur derin sular var"
Tüm bunlara sabır etti.Hapishaneyi Medreseyi yusufiyye bildi orada da hak ve hakikatları anlatmaya devam etti zira üstadından bu dersi almıştı.Müsbet
hareket etmek ne olursa olsun müsbet hareket etmek Üstad Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi "Kur-an bizleri menfi hareketten men ediyor..." bu hakikata bi tamamiha uyuyordu ve neticede beraet etti.Çünkü hak ve hakikat inhisar altına alınamaz, gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.

Necmi Ağabeyimizin bir erkek iki kız olmak üzere üç çocuğu, beş torunu var.Bağkur emeklisi Risale-i Nur mektebinin çalışkan bir talebesi.Erzurumlu Fahreddin hocamızın dediği gibi "Çantacı Necmi ağabey Risale-i Nurun bir mahsülüdür."

Hak ve hakikat nerede olursa olsun anlatılmalı diyen Necmi ağabeyimiz Medreseyi yusufiyyede de boş durmamış Risale-i Nur hakikatlarını muhtaç gönüllere
ulaştırmaya çalışmıştır.Medreseyi yusufiyye de yaşadığı bir hatırasını burada nakletmek istiyoruz:

Rıfat Çelik, kominizmin batmış, kokuşmuş, küflenmiş, hissiz telkinlerinden idraki tozlanmış ama kalbi daha ölmemiş biri. Ahiret inancı noktasında idraki tozlanmış
olan bu kardeşimizle karşılıklı müzakereye giren Necmi ağabeyimiz Risale-i Nur Külliyatından Şualar mecmuasından onbirinci şua olan meyve risalesinden sekizinci meseleyi okur. Okuduğu satırlar Rıfat Çelik'in idrakindeki tozları süpürecek ve nisan yağmurları gibi idrakine yağacak ve oradanda mahalli iman olan kalbinin ovalarında, iman yemişlerini meyvelerini netice verecektir.Üstadımız Bediüazzaman Hazretleri orada şöyle buyurmaktadır:
"Hatta insanın cismani midesini memnun etmek için o midenin hal diliyle bekasına dair duasını kemal-i ehemmiyetle dinleyip kabul ederek fiilen cecap vermek
için, hadsiz ve hesapsız ve yüzbinler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli nimetleri cismaniyete ihzar etmek, bedahetle ve
şeksiz gösterir ki; dar-ı ahirette cennetin en çok ve en mütenevvi lezzetleri cismanidir.Ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği nimetleri cismanidir.

Acaba hiçbir ciheti ihtimali ve imkanı var mı ki, bu adi midenin hal diliyle beka duasını kabul edip nihayetsiz mucizatlı maddi taamlar ile onu minnettar ederek,
her vakit tesadüfsüz, kasdi olarak fiilen cevap veren bir Kadir-i Rahim, bir Alim-i Kerim, kainatın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve o Halikın güzidesi ve
perestişkarı olan nev-i insanın insaniyet mide-i kübrası ile külli ve yüksek ve daima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismani lezzetleri, dar-ı bekada verilmesine dair hadsiz duaları kabul olmasın ve haşr-i cismani ile fiilen cevap verilmesin, onu ebedi minnettar etmesin? Adeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve adi bir neferin kemal-i ehemmiyetle techizatına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin!Bu yüz derece muhal ve batıldır."

Evet bu satırları okuduktan sonra Rıfat Çelik "Evet, Necmi efendi inanıyorum Ahiret vardır."der.Bir kul daha kulluğunu kaybetmeden tekrar fıtratına dönüş
yapmıştır.

Necmi ağabeyimiz "Yaşamımın prensibi bu hizmeti anlatmaktır.Bunu anlatmadıktan sonra yaşamamın bir manası yoktur."demektedir.
Refikayı hayatları bir gün şöyle der:
-"Merdivenleri zor çıkıyorsun, bütün dünyayıda geziyorsun.Buna akıl erdiremiyorum!
Bu sözü duyan Çantacı Necmi ağabeyimiz:
-"Hanım, hanım merdivenleri çıkamayan ben, dünyayı gezdiren Allah' (cc) tır.
Evet bu hizmette ilerleyen yaşına rağmen hala genç bir delikanlı gibi hak ve hakikatları anlatmaya devam eden biz gençleri şevke getiren Necmi ağabeyimize
Kadir-i Zülcelal olan Cenab-ı Rabbul Alemin Hazretlerinden hizmette geçecek hayırlı ve uzun ömürleri ve sekinetini Necmi abimizden ve üzerimizden eksik etmemesini
tazarru ve niyaz ederiz.

Maltepe Nur Talebeleri
 

Çantacı Necmi Abinin "Zaman Gazetesi Cuma Eki'nde" 20/01/2012 de yayınlanan röportajı :

Çantacı Necmi: Hizmette sınır ve sinir yok, evelallah!
CİHAN YENİLMEZ   -   20.01.2012
Necmeddin İlgen... Çantacı Necmi olarak tanıdık onu... Hazırcevaplığı, iman ve Kur'an hakikatlerini anlatımındaki esprili dili dinleyenleri mest etti. Öyle ki öldükten sonra dirilmeye inanmayan üniversite öğrencisi Şinasi'ye verdiği 'ıspanak'lı cevap internette izlenme rekorları kırdı. Güldürürken, kafalardaki birçok iman problemlerini de gidermeyi başardı.
Taraf'ın Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan'ı ziyaretiyle gündeme geldi Necmeddin İlgen. Ziyareti köşesine taşıyan Altan, Bediüzzaman'ın talebesi Mehmet Fırıncı ile Çantacı Necmi Ağabey'den "Yetmiş yaşını aşmış iki iyi insan, iki iyi dindar. 'Nurcular' diye tanınan cemaatin 'öğrenci' kalmayı tercih eden bilgeleri onlar, bilgilerini tevazuun değirmeninde öğütmüş, hoşgörünün fırınında pişirmişler." diye bahsetti. Altan, yazısına "Odundan meyve" başlığını atmasına sebep olan diyaloğu şöyle kaleme almıştı: "Çantacı Abi diyor ki: 'Allah odunla besliyor bizi'. Yüzüne anlamadan şöyle bir bakıyorum. Şaşıracağımı, anlamayacağımı bildiği için benim tepkimi muzip bir gülücükle karşılıyor. 'Allah' diyor, 'odundan elma yapıyor, odundan üzüm yapıyor, odundan meyve yapıyor, bakıyorsun dallı budaklı bir odun duruyor toprağın üstünde, bir bakıyorsun, o odunun ucunda kırmızı elmalar var.' Ben her meyvenin bir mucize olduğunu biliyorum ama bunu 'odundan meyve' diye tarif edince mucize gözümde daha iyi canlanıyor."
 

Onu yakından tanıyınca Altan'ın, yazdıklarına hak vermemek mümkün değil. 75'i bulan yaşına, kendisini taşımaya zorlanan bacaklarına rağmen hâlâ ilk günkü aşkını koruyor. Her gün en az iki kez kendisini dinlemek isteyenlerle bir araya geliyor. Gördüğü ilginin sebebini 'Allah'ın lütfu'na bağlıyor. "Risale-i Nur'suz bir günüm geçmedi." diyerek beslenme kaynağına dikkat çekiyor. İnsanlarla bir araya gelmekten ve onlara bir şeyler anlatmaktan büyük haz duyduğunu söyleyerek, "Çağırsınlar her yere giderim. Hizmette sınır ve sinir yok." diyor.

Hocaefendi'nin olduğu yer güzeldir

İzmir'de doğup büyüyen Necmeddin İlgen, 1937 doğumlu. Kosova göçmeni bir ailenin çocuğu olan İlgen, 15 yaşında çıraklıkla başladığı ticari hayatını çanta ve kemer imalatçısı olarak sürdürür. Saraçhane'de açtığı dükkânı İzmir'in manevi büyükleriyle tanışmasına da vesile olur. 1965'te arkadaşı vesilesiyle sohbet dinlemek için gittiği bir evde hayatı değişir. Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Birlik'in evinde Risale-i Nurlarla tanışan Çantacı Necmi Ağabey, o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Dönemin şartları gereği tedirgin şekilde sohbetin yapıldığı yere vardık. Baktım kalabalık bir cemaat var. O gün Fethullah Gülen Hocaefendi de oradaydı. Dedim 'Fethullah Hoca da buradaysa burası güzel ve sağlam bir yerdir.' Ve oturup dersi dinledim."

O gün 21. Söz'den okunan bölümü hiç unutmuyor: "Ey vesveseli adam, bilir misin vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet versen şişer, ehemmiyet vermezsen söner, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Bilirsen gider, bilmezsen gelir. Şu yaranın merhemi işte şudur..." O dönemde kendisi de vesveseden muzdarip olduğu için dersi ilgiyle dinler. Risale-i Nur temin etmenin yollarını arar. Zorlukla elde ettiği 'Sözler'i okumaya başlar. Kitaptan o kadar etkilenir ki işyerini geç açmaya başlar: "Kitabı elimden bırakamıyorum. Şu 20. Söz'ü de bir okuyayım, bitiriyorum. Şu 21'i de okuyayım. Öyle bir tat alıyorum ki..."

Kendimi şikâyet ettim

Çantacı Necmi Ağabey 1971 Muhtırası'ndan sonra geçen zor günlere de şahit olur. Baskınların yapıldığı, Bekir Berk, Fethullah Gülen, Mustafa Birlik, Gültekin Sarıgül, Abdullah Aymaz gibi yakından tanıdığı isimlerin hapse atıldığı günlere şahit olur. Kader arkadaşlarının hapiste olması onu çok üzer. Bunun üzerine kendini şikâyet etmeye karar verir: "Kardeşler içeride, ben dışarıda. Vicdan azabından uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum. Dışarıda böyle sıkıntı çekmektense hapiste onlarla beraber olmak daha iyidir diyerek savcıya gittim. 'Ben de Nurcuyum. Beni de içeri alın' dedim." Hapse atılmayı beklerken tutuklanmak bir yana mahkemeye şahit olarak yazılır.

Gülmekten mahkemeyi bozacaklardı

Mahkeme günü gelince de bir Tuğgeneral, bir Albay, iki yüzbaşı, dört hakimden oluşan heyetin karşısına çıkar. Risale-i Nur okumasına "Başka okuyacağın kitap yok mu?" diyen Albay Kaya Alptan'a esprili bir cevap verir: "Meseleleri en güzel bu Risaleler anlatıyor. Mesela bakın size bir misal vereyim. Bir yumurta aldım bakkaldan, 10 kuruş. Hâlbuki bu 10 kuruştan üç kuruşu getirene, beş kuruşu paket yapana, iki kuruşu satana veriyoruz. Ama aslında yumurta, onu yaratan Rabb'imizden bize bedava geliyor. Muhterem heyet bir düşünün bakalım. 2 kilo ağırlığında bir tavuk. Tezgâhı yok, tornası yok, öğretmeni yok, okula gitmesi yok, tırrrak yumurtayı bırakıyor. Ben böyle deyince Tuğgeneral Sabahattin Bey kahkahalarla gülmeye başladı. Neredeyse mahkemeyi bozacak. Kendini tutamıyor. Nihayetinde kardeşlerim beraat etti."

Necmi Ağabey, çok sevdiği dava arkadaşlarının beraatine sevinirken kendisini hapiste bulur. 3 ayı aşan hapis günlerinde kendini komünist olarak tanımlayan larla beraber kalır. Onlarla kurduğu muhabbet neticesinde birinin namaza başlamasına vesile olur.

Kahvehanelerde sohbet veriyorum

Risale-i Nur'u okudukça elde ettiği kazanımları paylaşmak ister Necmi Ağabey. Anlatmak için yollara düşer. Önceliği İzmir'e verir ama ünü yayıldıkça diğer beldelere de uğrar. Esprili anlatımı, sevecen tavrı ile ünü yayılır. İl il, ilçe ilçe davet edildiği her yere gider. Necmi Ağabey için gençler ayrı bir önem taşır. Bu nedenle İzmir'in üniversitelerinde öğrencilerle bir araya gelir. İman, kader, yaratılış, ölüm, ahret gibi gençlerin kafasına takılan sorulara cevaplar verir. Kampüs bahçelerinde ilgi ile takip edilen konuşmaları için en ufak ayrıntıyı bile değerlendirmeye çalışır. İlgen, ilkokul mezunu olmasına rağmen üniversite öğrencilerine ders verebilecek seviyeye gelmesini de Risale-i Nur'lara bağlıyor.

Çantacı Necmi Abi'nin sohbet etmeyi en çok sevdiği mekanların başında kahvehaneler geliyor. "Ne haber arkadaşlaaar!" diye yüksek sesle başladığı sohbetine "Efendim camide namaz kıldık sizi göremedik herhalde evde kılıyorsunuzdur. Siz camiye gelmezseniz biz kahveye geliriz. Müsaade ederseniz birkaç kelam edeceğiz." diye başladığı sohbetleri büyük beğeni toplar. Önceleri bazı kimseler tarafından sorun yaşasa da zamanla kahvehanelerin merakla beklediği isim haline gelir. Necmi Ağabey bugün bile fırsat buldukça kahvehanelere uğruyor ve oradakilere imanî hakikatleri anlatmaya devam ediyor.

 

Çantacı Necmi Abinin Risalehaber de yayınlanan röportajı :

Röportaj: Nurettin Huyut

 

 

BEN ŞİMDİ BU KAPIDAN GİRECEĞİM AMA SEN HEMEN GİRME

Sizi tanıyabilir miyiz?

Asıl ismim Necmettin İlgen’dir ama bana Necmi diyorlar. 1937’de İzmir’in Urla ilçesinde doğdum. O günün şartlarında ancak İlkokulu okuyabildim. Evliyim üç tane çocuk beş tane torun var. Babamız Kosova’dan gelmiş… Murat Hüdavendigar’ın beldesinden. Sırplara karşı gönüllü olarak 16 yaşında savaşa katılmış... Kunduracı Zahit Usta derlerdi. Camide vefat etti.

Bugüne kadar ne tür işlerle meşgul oldunuz?

Ticaretle meşgul olduk, hep esnaflık yaptım. Çantacılık yapıyordum, o nedenle bana Çantacı Necmi diyorlardı, hala da öyle diyorlar. Çanta imal ediyordum, alıp satıyordum böyle. Saraciye diğer adıyla.

Risale-i Nurları ne zaman tanıdınız?

Risale-i Nurları 1965 senesinde İzmir’de bir sohbete davet etmişlerdi ilk defa orada tanıdık. İzmir’de Mustafa Birlik diye bir abi vardı, Konyalı, Üstadı da ziyaret etmiş bir abi… Onun evinde beni sohbete davet ettiler. Ben de gittim...

Daha önce bir iki tarikata girdim çıktım. Girdiğim tarikatta aradığımı bulamamıştım… “Nakşi tarikatı” diyorlardı ama cehri (sesli) zikir yapıyorlardı. Demek ki, değilmiş… Aradığımı bulamamıştım. İçimde öyle bir duygu vardı, düzelmekle herkesi şaşırtacaktık. Oradan çıktım bu defa, Hüseyin Hilmi Işık Beyin ziyaretine gittim. Onlarla biraz takıldık. Oralarda da pek tatmin olmadım, imani konularda sorularıma cevap bulamadım. Yani, aradığım cevapları bulamadım.

Sonra Allah rahmet eylesin Mehmet Metin diye bir ağabey vardı İzmir’de, otelci. Yıldız Palas otelini işletiyordu kendisi Konyalıydı... Hep Nur talebeleri geldiği zaman o otelde kalırlardı. O zaman öyleydi bugünkü gibi evleri geniş aileler veya bugünkü gibi kalabalık cemaat yoktu. Garip ve fakir insanlardı Nurcular. Cemaatımız da garibandı. Azdık tabi. Bu dediğim 40-45 sene evvele ait… O otelci Mehmet abi dedi ki, “Ya Necmi Kardeş, böyle böyle bir sohbet var sen de gelir misin?” diye davet etti. Camide bazen müezzinlik yapıyordum oradan beni tanıyordu. “Gel seni Risale-i Nur dersleri var orada götüreyim” dedi. Biz de “olur” dedik, heyecanla gitti.

Mehmet abi kendisi götürmedi bir arkadaş beni götürdü... Giderken yolda tam eve yaklaşmıştık eliyle evin kapısını göstererek “bak” dedi. “Ben şimdi bu kapıdan gireceğim, ama sen hemen arkamdan girme, biraz bekle, dikkat çekmesin.”

O zamanlar öyle idi. Kalabalık oldu mu ispiyon ediyorlardı, münafık tipler çoktu. Hemen ispiyon ediyorlardı. O nedenle “bir iki tur at sonra gel” demişti. Ben de “Allah! Allah!” dedim içimden, ne olduğunu da bilmiyorum. “Nurcu, Nurcular” diye duyuyorum ama nedir ne değildir mahiyetini bilmiyorum. Bazen duyuyoruz işte, “Nurcular basıldı” diye ama onlar hakkında hiçbir bilgim henüz yok. Herhangi bir kitaplarını da okumuş değilim. Kimseden bir şey duymuşta değilim.

İÇERİ GİRDİĞİMDE DERS SANKİ BANA HİTAP EDİYOR GİBİ GELDİ

Ben bir iki tur attım ama içimden de söyleniyorum “bu adam niye bana böyle dedi” diye. Korkutmuştu beni. Sonra “Ama ne olursa olsun gideceğim” dedim ve gittim. Bizde biraz Arnavutluk var, Arnavut inadı var. Ne olursa olsun gideceğim. Gittim girdim içeri. Merdivenle yukarı çıktım baktım kalabalık bir cemaat var. O gün Fethullah Hoca da oradaydı. Fethullah Hocaefendi o günlerde İzmir’e yeni gelmişti, bazen giderdik camideki vaazlarına. Dedim “Fethullah Hoca da buradaysa burası güzel ve sağlam bir yerdir.” Ve oturup dersi dinledik. Bir kardeş 21. Sözü okuyordu, Vesvese bahsi. Ben içeri girerken baktım okuyan “ey vesveseli adam bilir misin vesvesen neye benzer? Musibete benzer ehemmiyet versen şişer ehemmiyet vermezsen söner, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Bilirsen gider, bilmezsen gelir. Şu yaranın merhemi işte şudur…” diye devam ediyor.

Çok hoşuma gitmişti. Bende de vesvese biraz vardı. Mesela, abdest alıyordum tam namaza duracağım birden aklıma vesvese geliyordu, “Ayaklarını yıkadın mı? Başını messettin mi?” Ve namazı bırakıp gidiyorum ayaklarımı bir daha yıkıyorum. Böyle bir vesvese rahatsızlığı bende vardı. İçeri girdiğimde dinlediğim o ders sanki bana hitap ediyor gibi geldi bana. Hemen o kitabı okuyanın yanına oturdum. Şöyle eğildim baktım kitaba “Sözler” yazıyor. “Tamam dedim ben bu kitaptan bir tane alayım.” Dersten sonra adama sordum dedim “kardeş bu kitap nerde satılıyor?” “Buluruz abi meraklanma” dedi.

Fehtullah Hocaefendi dersi kısa kesmesini istemişti. “Vesvesesi olan bunu okusun” dedi. “Başka bir yer okuyun kardeşler” dedi. Zaten kendisi pek okumaz bizlere okuturdu. Abdullah Aymaz vardı o okurdu. Başka kardeşler okurdu, Saim abi vardı Rahmetli o okurdu. Sonra da biz okumaya başladık. Çenemiz tutuyor ya. Ve böyle o gün bu gündür devam ediyoruz. Tabi ben ertesi gün otele gittim beni o sohbete davet eden Mehmet abi o gece derse gelmemişti. Beni davet etmişti ama kendisi gelememişti. “Sen beni davet ettin Allah razı olsun, çok hoşlandım, bu kitaplar çok güzel ama ben bunları nerede bulacağım?” dedim. O gün de Muzaffer Aslan abi (rahmetli) meğer yeni kitap getirmiş.

O dönemde Muzaffer abi kitap getirir dağıtırdı, sadece İzmir’e değil, tüm Türkiye’de kitap dağıtırdı. Bavullarla, çantalarla, gezerdi Allah rahmet etsin... Nur içinde yatsın… Muzaffer abimiz. Ona her seferinde dua ediyorum. Çok kaliteli bir insandı o.

ŞU 20. SÖZ’Ü DE BİR OKUYAYIM, BİTİRİYORUM…

Allah Rahmet etsin…

Tevafuk o gün Muzaffer abi kitap getirmişti. Hemen bir tane Sözler aldım. Bir tane de Tarihçe-i Hayat aldım ve okumaya başladım. Öyle bir okuyorum ki bazılarının dili dönmüyor falan, okuyamıyor kem küm ediyor. Ben kem küm de etmiyorum, dilim yatkınmış gibi hiç zorluk çekmiyorum. Cenab-ı Allah bizi ona hazırlamış diye anlıyorum. Bazı insanlar diyor “ben anlayamadım.” Bahaneleri de hazır “kitap Osmanlıca, kelimeler yabancı.” Ama ben hem anlıyor hem de anlatıyordum. Annem hastaydı, yatalaktı başında oturuyorum ona okuyorum. O da çok dindar bir insandı rahmetli... “Oku oğlum oku saat 9 oluyor 10 oluyor dükkan açmaya gideceğim gidemiyorum kitabın aşkından. “Oğlum hadi git artık öğlen oldu” diyor. “Giderim anne” diyorum.

Çarşıdaki dükkanın açılmaması için bir neden olması lazım. Yoksa mutlaka açılır. Cenaze gibi önemli bir neden. Yazılırdı kapıya “cenazemiz dolayısıyla bu gün dükkanımız kapalıdır” diye. Benimki öğleye kadar kapalı cenaze-menaze yok. Ama dirilen birisi var. Kimse bilmez cenazelikten dirilen birisi var. Annem diyor “hadi öğlen oldu git” diyor. Ben diyorum şu 20. Söz’ü de bir okuyayım, bitiriyorum. Şu 21’i de okuyayım. Öyle bir tat alıyorum. Anlayacağın o gün bu gündür devam ediyoruz kardeş. O gün bu gündür şevkimi kaybetmedim Elhamdülillah. Birisi dedi “sizi 20 sene önce dinlemiştim, o gün de böyleydin şimdi de böylesin.” Bu kardeşlerimizin ve cemaatimizin duasıyla oluyor. Başka bir şey değil.

Bu anlattığınız hangi yıllarda oluyor?

1964-65 yılları.

O dönemde İzmir’de Nur hizmetleri devam ediyordu değil mi?

Evet, hizmetler hızla devam ediyordu. 50-60 yılları arası Menderes dönemi iyiydi. Ama 60’tan sonra hava karardı. Buzlanmalar, karlanmalar başladı. Bizler demek o hengâmede Nur dairesine girdik. O zamanlar çok baskı vardı. Mesela dersler sessizce belirlenirdi. Dersi düzenleyenin yanına yaklaşır “Ders kimde?” diye sessizce sorardık. İlan bile etmezdik. Daha sonra birbirimize özel duyururduk.

SAVCIYA GİDİP KENDİMİ İHBAR ETTİM

Siz dersteyken veya dershanede iken hiç baskın yaşadınız mı?

Benim gittiğim yerlerde olmadı ama baskınlar Türkiye’de devamlı oluyordu. Sürekli haber alıyorduk. “Şu kadar yakalanmış, Mersin’de böyle olmuş, Erzurum’da şu olmuş” devamlı baskınlar vardı yani.

Peki, Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra hizmet adına neler yaptınız?

Hizmetlere devam ettik. 1971 Mart muhtırası oldu. Kardeşleri içeri aldılar. İzmir’de İlk olarak Fethullah Hoca, Mustafa Birlik, Şaban Hoca (güzel konuşurdu) bir de Süleymancıların lideri vardı, Abdurreşit hoca, dördünü içeri attılar. Muhtıranın beşinci günü evlerinden aldılar. Bundan sonra teker teker cemaati toplamaya başladılar. Hocaefendi bana haber gönderiyormuş “Necmi kardeş İzmir’de durmasın onu da alacaklar ismi geçiyor” diye. Ama “ben bir yere gidemem. Dükkândayım bir yere gitmiyorum” dedim. Zaten bana gelen müşterilerin çoğu da polis. Saraç işleri yapıyorum ya, tabanca kılıfı yapıyorum, palaska yapıyorum, polislere satıyorum. Devamlı polisler dükkânıma gelip gidiyorlar. Hatta bazen toplu olarak, grup olarak geliyorlar. Mal almaya geliyorlar. Böyle yani…

Sonra beni içeri almıyorlar diye üzüldüm. “Kendimi şikâyet edeyim beni de içeri alsınlar” dedim. Kardeşler içeride ben dışarıda. Vicdan azabı duyuyorum. Evde yemek yiyemiyorum. Hanım yemek veriyor yiyemiyorum. Diyorum “bakalım onlar böyle yiyorlar mı?” Dışarıda böyle sıkıntı çekmektense dedim “bari ben de kendimi şikâyet edeyim.” Mesela şimdi diyelim ki bu misali veriyorum. Birisi geldi odadaki kardeşlerimizden birisini kelle paça dışarı çıkardı, dışarıda dövüyorlar “Aman vurma etme” sesler geliyor şimdi ben içeride durabilir miyim? Durulur mu?

Elbette durulmaz…

Durulmaz. O nedenle ben de dışarı çıkıyorum. Ama güç yetmiyor birlikte yiyoruz dayağı. Benim kardeşim orada feryat edecek ben içeride oturacağım. Benim kitabımda böyle bir şey yazmaz. Bu olay da öyle bir şey. “Kendimi şikâyet edeyim” dedim. Gittim savcıya. Yani sıkıyönetim Savcısı Nurettin Suzer’e. Aldım çantamı, seccademi, kitaplarımı, koydum çantama, gittim. Ama bunun yanında annem çok dua ediyor “aman evladım dikkat et” diyor. Bekir Berk abi içeride, Fethullah Hoca içeride, Gültekin Sarıgül, Saim abi, Abdullah Aymaz daha böyle Nurcuların ileri gelenleri, bunlar gibi niceleri içerideler.

SAVCIYA “BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’Yİ TANIYORUM” DEDİM

Kendimi şikâyet ettim. Evimiz kira, dükkân kira, iki tane çocuğum var. İçimden “Bu yaptığın akıl işi değil” diyorum, ama delikanlıyız, kanımız kaynıyor. Yani akıllı değil, “deli” kanlı. Doğru savcılığa çıktım. Nöbetçi savcı yoktu, Başsavcı vardı. Dedi “hayrola.” Dedim “ifade vermeye geldim.” “Ne hususunda” dedi. “Nurculuk hakkında” dedim. Nurculuk hakkında deyince adam mal bulmuş mağribi gibi “tamam” dedi “savcı bey şimdi gelecek.” Oturttu beni tabi o günkü şartlarda bizim aleyhimizde konuşanlar çok oluyordu. Mesela cami imamı gidiyor bizi ispiyon ediyor. Emekli müftü bizi ispiyon ediyor. Yani çeşitli insanlar bizi şikayet ediyorlardı. Başsavcı beni o şikayetçilerden zannetti. Bana çok hürmet etti.

Biraz sonra savcı geldi. “Kim bu?” dedi. “İfade vermeye gelmiş efendim” dediler. “Ne hakkında” diye sordu. “Nurculuk hakkında” deyince o da hemen atladı. “Ha tamam tamam getirin” dedi. Daktiloyu getirdi, kağıdı taktılar. “Anlat bakayım kimleri tanıyorsun” dedi. “Bediüzzaman Said Nursi’yi tanıyorum” dedim. “Onun yazdığı kitapları tanıyorum.” “Peki, Fethullah Hocayı tanıyor musun?” “Tanıyorum” dedim, “camide vaaz ediyor dinliyoruz bazen, oradan tanıyorum.” “Mustafa Birlik’i tanıyor musun?” “Tanıyorum. Komisyoncu, esnafız oradan tanıyorum” dedim. “Hüseyin Çağadırı tanıyor musun?” “Evet hemşerimdir Urlalıdır.” “Marangoz Ahmedi tanıyor musun?” O da aranıyor. Marangoz Ahmet için bir şey bulamadım. “Tanıyorum” desem “haydi gel gidelim o adamı bulalım” diyecek “tanımıyorum” desem yalan olacak, yalan da söylemek istemiyorum. Dedim “ben Milli İstihbarat mıyım yav ne bileyim şimdi adam nerededir? Nerede oturuyor?” Yani divanda mı oturuyor? Koltukta mı oturuyor? Odada mı? Salonda mı? “Ne bileyim ben, şu anda nerede oturuyor nerden bileyim?” dedim.

Bu defa “dersler nerede yapılıyor.” Dedim “her yerde yapılıyor.” “Adres verir misin?” Dedim, “adres almak adetim değil ben giderim sadece, ne sokağa bakarım ne numarasına.” “Kim yapıyor bu dersleri?” Dedim “ben yapıyorum.” “Senden başka kim yapıyor.” “Benden başka kimse yapmaz, benim olduğum yerde kimse ders yapmaz.”

Böyle sorular sorunca ben biraz da pişman oldum “ben acaba birisinin başını belaya mı sokacağım” dedim kendi kendime. Sonra ben tevkif beklerken “seni tevkif etmiyorum” dedi. O öyle deyince ben çok üzüldüm. Dedi “seni tevkif etmiyorum ama şahit olarak yazıyorum.” Hâlbuki ben bekliyorum nöbetçiyi çağıracak kelepçeyi elime takacak götürecek diye. Çıktım evime geldim. Devam edip gidiyoruz. Hapis de nasip işi.

NURCULUĞUN PROPAGANDASINI YAPIYOR LÜTFEN KONUŞTURMAYIN

Evde bekleyenler var, Cenab-ı Allah onun için korumuş sizi

Evet Annemin duası kabul olmuştu. Sonra günü geldi mahkemeye çıktık. Bizi şahit yazmış. Bana dediler “anlat bakalım bu sanıklar hakkında ne biliyorsun?” Dedim “bu sanıklar hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ben şahit olarak da mahkemeye müracaat etmedim. Savcı beye beni tevkif etsin diye çıktım. Çünkü o nurcuları tutukluyor. Bende Nurcuyum. Beni bulmadın, bulamadın, bende nurcuyum diye beni de tutuklasın diye kendimi şikayet ettim. Fakat sayın savcı ne hikmettir beni tutuklamadı beni şahit olarak yazdı.”

“Ben bu maznunlar hakkında hiçbir şahitlik yapmıyorum. Ben Risale-i Nuru okuyorum, onu her tarafa yayıyorum elimden geldiği kadar tebliğ ediyorum bazen satıyorum, bazen veriyorum, onu yaymaya çalışıyorum” dedim hâkime. Beni de tutuklasın istiyorum. Askeri Mahkeme tabi. Albay Kaya Alptan başkan, bir de paşa var, Tuğgeneral, iki tanede yüzbaşı, dört tane hakim vardı. Bana muhatap olan Kaya Beydi Albay.

Dedi “başka okuyacağın kitap yok mu?” ben dedim “var, var da meseleleri en güzeli bu Risaleler anlatıyor. Mesela bakın size bir misal vereyim. Bir yumurta aldım bakkaldan, yumurta 10 kuruş ben bunun fiyatını 10 kuruş biliyordum. Hâlbuki bu 10 kuruştan üç kuruş getirene, beş kuruş paket yapana, iki kuruş satana veriyoruz. Ama aslında yumurta bize bedava geliyor. Onu yaratan Rabbimizden bize bedava geliyor. Biz 10 kuruş verirken aslında yumurtaya para vermiyoruz. Getirene, paketleyene, satana para veriyoruz. Yoksa yumurta bize Rabbimizden geliyor. Muhterem heyet bir düşünün bakalım 2 kilo ağırlığında bir tavuk. Tezgâhı yok, torbası yok, öğretmeni yok, okula gitmesi yok, tırrrak yumurtayı arkadan bırakıyor.”

Tuğgeneral Sabahattin Bey gülmeye başladı. Adam nasıl gülüyor biliyor musun? Neredeyse mahkemeyi bozacak. Gizli gizli gülmeye çalışıyor. Diğerleri de tebessüm ediyorlar. Savcı kalktı ayağa “muhterem heyet bu adamı konuşturmayın bu şuurlu bir Nurcudur, Nurculuğun propagandasını yapıyor. Lütfen konuşturmayın” dedi.

Adam konuşmasaydı belki de paşa mahkemeyi bozacaktı. Adam başladı dır dır ötmeye. Paşa hala gülmesini gizlemeye çalışıyor. Tabi Savcı öyle çıkışınca Hakim Bey “Necmettin bey sadede gel” dedi. Dedim “efendim sadetteyim.” Ondan sonra devam etti mahkeme. Kardeşleri tahliye ettiler. Bir de ben mahkemeye “Hz. Bediüzzaman Said Nursi” demiştim bunu deyince Savcı kalktı “O hazret değildir o Kürt Said’dir” dedi. O sırada ben daha cevap vermeden Bekir Berk kalktı, oradan bir panter gibi sıçradı. “Bediüzzaman Said Nursi Kürt-Türk ayırımı yapmamıştır, Kürtçülük yapmamıştır” diye çok güzel bir cevap verdi. Dediler “otur yerine” ve Mahkeme böyle devam etti. Orada Tahiri Mutlu abi vardı, ağabeyler vardı. Ahmet Feyzi abi vardı.

KUR’ÂN OKUDU DİYE İNSAN İÇERİ ATILIR MI?

Onlar da muhakeme edilenler arasında mıydı?

Yok onlar dinleyici olarak katılmışlardı. Bütün Türkiye’den İzmir’e gelenler vardı, Mahkemeyi dinlemek için gelmişlerdi. Bazılarını içeri almıyorlardı. Tahiri Mutlu abiyi almıyordu başçavuş. Sinirli diye. “Bak çavuşum çobanın gönlü olursa tekeden süt çıkarırmış” dedim. “Buranın çobanı sensin bak bu mübarek bir evliyadır. Bunun duasını al o sana kafidir” dedim. “Peki Hacı abiyi alalım” dedi. Tahir abiyi içeri aldılar.

Ben de mahkeme devam ettikçe oraya gidiyordum, bütün cemaat oradaydı. Mahkemenin olduğu yerin karşısı otobüslerin durduğu bir yerdi. Şimdi millet geliyor otobüslerden iniyor kalabalığı görünce “nedir bunlar?” diye soruyorlar. “Nurcu bunlar nurcu” diye tarif ediyorlar. Yani o mahkeme böyle de bir hizmet etti Nurcuların tanınmasına neden oldu.

“Bunlar nurcu da ne yapmış?” diye soruyorlar. “Kur’an okumuşlar Peygamberimizin hadislerini okumuşlar onun için içeri attılar.” “Allah Allah, Allah Allah, kıyamet kopacak Kur’ân okudu diye insan içeri atılır mı?” Geliyor yine bir otobüs iniyor… Kalabalık “ne bunlar yav” diye soruyorlar. Bunların ağabeyleri Mahkemede de bunları içeri almıyorlar onun için namazı kaçırmamak için namaz kılıyorlar. “Allah Allah, devamlı bunlar namaz mı kılar?” diye Nur Talebeleri hakkında güzel fikirlere sahip olmalarına neden olmuştu.

O dönemlerde ağabeylerle beraber kaldığınız oldu mu? Birlikte hizmet ettiğiniz, mesela Tahiri ağabeyle hiç beraber kaldınız mı? Veya diğer ağabeylerle…

Tahiri ağabeyle beraber kalmadım ama yanına çok gidiyordum.

TAHİRİ MUTLU: İMANSIZLARI ANLATMA, İMANLILARI ANLAT, MÜSPET KONUŞ

Onunla ilgili bir hatıranız var mı?

Tahiri Mutlu abiyle şöyle bir hatıramız var. Bir gün Tireli Nihat abi vardı rahmetli… Nihat abinin dershanesi vardı, oraya gitmiştik, oturuyorduk çay içiyoruz. Muğla’dan birisi gelmiş, onunda mahkemesi var galiba, mahkemeye gidecek. İzmir’deymiş mahkemesi. Tahiri abi sordu dedi ki, “orada hizmetler nasıl, cemaat, kardeşler nasıllar ne yapıyorlar?” O arkadaş “Abi” dedi “çok muzır bir savcımız var” deyince… “kardeşim” dedi “imansızları bana anlatma, bana imanlıları anlat. Müspet konuş” dedi. Ondan sonra biraz durdu gene “Müftü altı kazıkçı (altı ok)” dedi… Tahiri abi “bana bak, bize gıybet mi dinleteceksin, senin dilini kesmek lazım” dedi. Öyle sert bir cevap verdi ki, korktum adamın dilini koparacak gibiydi.

“Kazık mazığı bırak müspet şeylerden bahset. Bize burada gıybet dinletme” dedi. Ellerini de kaldırdı, elleri böyle kürek gibi iriydi. Tahiri Mutlu abiyle böyle bir hatıramız oldu. Yine bir gün Tahiri abiye “bana dua et. Bende gıybet hastalığı var” dedim. Çağırdı “gel buraya” dedi. Bir defteri vardı bana gösterdi “bak sen burada yazılısın sana dua ediyorum” dedi.

Yine bir gün onun dershanesinde kalıyordum orada Tireli Nihat abi de var. Yatmadan önce “abi teheccüde kalkınca beni de kaldır” demiş Tahiri abiye… Aksine o gece yatağını bana vermiş kendisi başka bir yere yatmış ama yatağını değiştirdiğini söylememiş. ben Nihat’ın yatağında yatıyorum geldi Tahiri abi “efendi efendi kalk dedi” ben hemen kalktım “buyur ağabeyciğim” dedim. “Oo Necmi kardeş sen misin? Nihat nerede ben Nihat diye seni kaldırdım. Sen yat kardeşim” dedi. “İster kalk ister yat. Teheccüde kaldırmıyordu oradakileri ama sabah namazına kaldırıyordu.

Bir de Uşak’tan bir kardeş anlattı. Uşaktan toplu olarak Isparta’ya mevlide bir gurup otobüsle gelmişler, gece ulaşmışlar ve yatmışlar. Sabahleyin Tahiri abi “herkesi kaldırın namaza duracağız” demiş. Biraz geçince “Tamam mı kalktı mı herkes?” diye sormuş. Demişler “abi şoförümüz kalkmadı.” “Kaldırın o keratayı da” demiş. Şoför kendisi anlatıyor; “Kaldırın o keratayı da deyince benim ödüm patladı. Dövecek diye kalktım.” Kalkmış namaza şoför, abdest almış, o da namaza durmuş. Sonra anlatıyor; “yav bir namaz kıldırdı, ama ne namaz, kılmadığım tüm namazları kılmış gibi oldum. Birinci rekatta Yasin-i Şerif’i okudu ikinci rekatta amme süresini ne biçim adam bu” demiş adam.

Bir gün yine biz çıktık hizmete gideceğiz Basmane’ye, garaja indik arabayı almak için baktık o da garaja inmiş, garibim geliyor, böyle otele doğru, otelde kalıyordu o zaman. Kur’an’ı Kerim için, Mucizeli Kur’an bastırılacak ya. Baktım Tahiri abi geliyor. “Vay abicim hoş geldin.” Yani biraz erken gitsek onu göremeyeceğiz. “Kardeşim gelin bakalım. Çok büyük bir hayır için ben geldim. İşte karzı hasen alacağız cemaatten Kur’an’ı Kerim’in basılması için” dedi. O abiyle beraber bir yerlere gittik. Bazı kişilerden borç para alındı. Kur’an’ı Kerim’in basılması için. Sonra basıldı, satıldı ve borçlar geri ödendi. O hizmette de böyle bir hatıramız oldu. Tahiri abi ile periyodik şekilde İstanbul’a geldiğim zamanlar onun dershanesinde kalırdım. Semavat apartmanı 7. katta.

KAHVELERDE DERS YAPIYORDUK

O dönemde hizmetlerle ilgili neler hatırlıyorsunuz? Nasıl hizmet ederdiniz? Hizmet adına neler yapardınız?

Şimdi olduğu gibi dersler oluyordu haftada iki-üç gün. Her yere gidiyorduk ben o zaman Risale-i Nurları tanıyınca, Allah bana bir şevk verdi, bir gayret verdi, böyle iki gün bazen yeğenimi bırakıyordum dükkâna –o da dükkânı açmıyormuş kerata- gidiyordum. Salihli, Turgutlu, yakın ilçelere, Manisa’ya, oralarda, kahvelerde ders yapıyorduk.

Mesela, kahveye giriyoruz kalabalık, millet kağıt oynuyor. “Ne haber arkadaşlaaar!” Yüksek sesle herkesin duyacağı şekilde bağırıyorum. Millet birden bire şaşırıyor böyle. Hareket halindesiniz, “efendim camide namaz kıldık sizi göremedik herhalde evde kılıyorsunuzdur. Siz camiye gelmezseniz biz kahveye geliriz kardeşim. Biz kardeşlerimizi terk etmeyiz. Ziyaretinize geldik…” diye başlıyoruz konuları anlatmaya. Önce “Burada kahveci kim?” diyorum, kahveci “benim abi buyur diyor.” “Tebrik ederim seni, halka hizmet hakka hizmettir. Bak sen burada sobayı yakmışsın milleti üşütmüyorsun. Çay istiyorlar çay veriyorsun, ağızlarını tatlandırıyorsun. Su istiyorlar hararetlerini gideriyorsun. Büyük sevaplar kazanıyorsun. Ama kâğıt istiyorlar kâğıt da veriyorsun o zaman işin sakat. Öbür tarafta dayak var. Kâğıttan ötürü dayak yiyeceksin, bunlardan ötürüde sevap göreceksin” diyorum.

Hem nalına hem mıhına iki tane müsbet bir tane menfi. Tabi şimdi kahvedekiler birden bire şaşırıyorlar. “Kardeşler” diyorum “bakın kahveci kardeşimiz işe yaramayan bir şeyi getirip kahvesine koymuyor, mesela -televizyonu gösteriyorum- bu nedir? Bu bir alettir. Arkadaşlar film seyrediyor, haber dinliyor, niye yukarı koydun masanın üzerine koymadın? Ya yukarı koydum masanın üzerine koysam uzun boylu birisi önüne oturur arkadaki göremez. Bak adamın kafası çakıyor. Hemen helal olsun diyorum sana kahveciye inceden yağlama yapıyorum. O şimdi kahveyi de bıraktı kağıdı da bıraktı bizi dinliyor. Birisi de kağıtları masanın altından kaktırıyor, görmesin hoca diye.

Ondan sonra “bakın kardeşler bakın her masaya birer tane kül tablası koymuş niye bunları koydun? Desek Yav hocam arkadaşlar sigara içiyorlar, küller yere dökülmesin diyecek. Bu sobayı niye kahvenin ortasına koydun da bir kenara koymadın? Abi kahvenin ortasına koydum ki hararet eşit olarak her tarafa dağılsın. Bak adamın kafası çalışıyor. Helal olsun kahveci kardeşime. Kardeşler görüyorsunuz ki kahveci kardeşimiz işe yaramayan bir şeyi kahvesine getirip koymamış. Her masaya birer jop veya satır koymamış demek ki işe yarayan şeyleri getirip kahvesine koymuş. Bir kahveci işe yaramayan bir şeyi getirip kahvesine koymazsa şu kâinatın sahibi olan Cenab-ı Allah hiç işe yaramayan bir şeyi yaratır mı? Onlar da “yaratmaz hocam” diyorlar. O zaman ben diyorum ki “ben bir işe yaramıyorum. Etim yenmez, sütüm içilmez, saçımdan çorap örülmez, kereste olmam, yumurtam yok hiçbir işe yaramıyorum. Bari bir işe yarayayım diye çıktım kahve kahve gezeyim sizin gibi kardeşlerimizle tanışalım ve işe yarayalım.” “Sağol hocam Allah razı olsun. Eksik olma falan.”

“Öyle değil mi? Kardeşler çok affedersiniz. Bir ineğe desek, inek ne yapmaya geldin dünyaya. Maça gitmezsin, dans etmezsin, kahveye gidip kâğıt oynamazsın, bira içmezsin inek gibi yaşıyorsun gündüz çayıra, gece ahıra. Bunu mu yapmaya geldin dünyaya desek… İnek bize dese yav sen bu sözü bana nasıl söylersin, şu buzdolabını aç bak, süt benden, yoğurt benden, tereyağı benden, kaymak benden, köfte benden, dolma benden, sucuk benden, pastırma benden, ayakkabın benden, belindeki kayış benden, ben olmasam pantolonunu bağlayamayacaksın.”

Ya deriz “özür dilerim hakikaten sen bir marketmişsin yav. Ne mübarekmişsin sen.” Bu defa o dönse dese “peki sen ne yapmaya geldin, etin yenmez, sütün içilmez, saçından çorap örülmez, hiçbir işe yaramazsın, sen ne yapmaya geldin bu dünyaya?” diye bana sorsa inek, ne cevap vereceğim arkadaşlar! Yardımcı olun ineğe rezil olacağız. İneğe bir cevap vermemiz lazım. Biraz evvel kaçıncı kâğıt çıktı. Oradan biri diyor “konuş ulen Recep ne cevap vercen.” O diyor “sen cevap ver” öteki diyor “sen cevap ver.” Oradan birisi “hocam valla bizde cevap verecek adam yok sende bir cevap varsa ancak sen cevap verebilirsin.”

İnek kabul eder mi acaba? İnek kardeş ben İzmir’den, Kütahya’ya kardeşlerimi ziyarete geldim, İzmir’den kalkıp Kütahya’ya gidiyorum. Adapazarı’na gidiyorum, İstanbul’a gidiyorum oradaki kardeşlerimiz ne âlemdedir onları görmek onları ziyaret etmek için geldim. İzmir’den bir inek kalkıpta Kütahya’daki “inek kardeşlerimiz ne haldeler ot buluyorlar mı? Çayır bulabiliyorlar mı? Kasaplar onları rahatsız ediyor mu? Gelebilir mi Yapabilirler mi?” “Ne demek hocam yapamazlar.” Ama bakın biz geldik. Bir inek hasta olsa diğer inekler birer demet ot alıp ya bizim “mercan” kardeşimiz hasta olmuş ziyaretine gidelim gidebilirler mi? “Gidemez hocam.” Bir ineğin danasını kesseler diğerleri taziyeye gidebilirler mi? “Gidemez hocam” Ama biz gideriz. İneğin biri imam, diğerleri cemaat olup namaz kılabilirler mi? “Kılamaz hocam.” Ama biz kılarız. Oradan birisi kalkarak “hocam biz inek bile olamadık” deyince tabi ipler kopuveriyor. Herkes gülmeye başlıyor.

İşte böyle Allah’ın bir lutfu olarak biz böyle hizmetler yapıp gittik.

Allah razı olsun. Allah sevabınızı yazsın…

Bazı gün böyle 8-10 kahve dolaşıyorduk. Akşamları da derslerde. Hizmette sınır ve sinir yok.

PROFESÖRLERİN YAPAMADIĞINI ARI NASIL YAPSIN?

Peki sizce Risale-i Nurlar hedeflerine ulaştı mı? Bediüzzaman Hazretlerinin beklediği, müjdelediği ve “bütün insanlık bunu okuyacak, bu eserler bütün dillere çevrilecek” dediği hedeflere ulaştı mı?

Ulaştı tabii, kırk küsür dile tercüme edildi. Ben geçenlerde bir lokantaya girdim Denizli’de. O anda telefonum çaldı, baktım Paris, beni internetten tanımışta birkaç gündür arıyormuş. “Buyur kardeşim” dedim “bakın arkadaşlar şu anda Paris’ten benim kulağıma ses geliyor. Bu sesi buraya kim getiriyor. Maddecilerin dediği gibi elektro manyetik dalgaların titreşimiyle, mitreşimiyle değil, bu ses Cenab-ı Allahın Esmasının tecellisiyle geliyor. Vallahu Alimül habir. Cenab-ı Allah her yerde hazır ve nazırdır. Ne ile? Bütün esmasıyla, fiilleriyle, isimleriyle, bütün kainatı kuşatmış. İşte bu sesi Paris’ten benim kulağıma ulaştıran benim rabbimdir. Yoksa elektro manyetik dalgalar titreşiyormuşta öyle geliyormuş… Buna kim inanır.

Elektromanyetik dalgaları da Allah yaratıyor

Elbette Allah yaratıyor ama bunlar zahiren esbaptır. Esbap bir perdedir. Arı kovanını açtığımız zaman ne görüyoruz içinde? Bal görüyoruz, arıyı görüyoruz, petek görüyoruz. Başka ne görebiliriz. Bir de Sanat-ı İlahiyeyi görebiliriz. “Ve evha Rabbuka İlennahli.” Bu Allah’ın fiilidir. Arının fiili değil. Elektro manyetik dalgalar sadece arı gibidir. Zahiren görünenler şaşırtmacadır. Tabi baktığın zaman balı, arıyı görüyorsun ama, Allah sana akıl vermiş, sen üstelikte insansın bu arı bu balı yapacak kapasitede mi? Bütün profesörleri toplasak, bütün fizikçileri, kimyacıları, gıda mühendislerini toplasak, hocalarımız bu arılar bize bal yapıyorlar alıp yiyoruz ama ayrıca terbiyesizlik de yapıyorlar, bizi sokuyorlar biz bundan sonra profesör balı istiyoruz desek o profesörler bal yapabilirler mi? Yapamazlar. O zaman profesörlerin yapamadığını arı nasıl yapsın? Demek ki Allah yaratıyor. Ama onları istihdam ediyor. Hava zerrelerinde manyetik dalgalar var ama bu ses nakil işini yapabilecek kabiliyette olması için ilim, irade, kudret sahibi olması lazım. Her insanı bilmesi lazım. Ben şimdi sana İngilizce bir söz söylesem sen İngilizceyi bilmezsen o söylediğim sözü tekrar edemezsin. Hava nasıl tekrar ediyor bu kadar sesleri nasıl naklediyor. Aslında yapan demek ki Allah’tır.

Peki abi, siz Risale-i Nurları biliyorsunuz, ilk günden bugüne herkese anlatıyorsunuz. Bazı insanlar “okuyoruz ama anlamıyoruz” diyor. Bir insan Risale-i Nuru anlamak için ne yapması lazım?

Rabbim anlamak nasip etsin. “Ya Rab bunu anlamayı bana nasip et, anlayıp başkalarına anlatmayı bana nasip et” diye dua etmeli. Bu Cenabı Allah’ın bir ikramıdır. Feyzi diye birisi vardı. Ben bu Nurları ilk tanıdığım vakit acaip bir hal oldu bende.

YENİ İMANA GELMİŞ BİRİ GİBİ OLDUM

Nasıl yani?

Yeni imana gelmiş biri gibi oldum. Önüme geleni kıstırıyorum, kimse kaçamıyor korkudan. Yani bu adam döver beni diye. Öyle bir aşkla anlatıyorum ki, adam dinlemese bile dinliyor gibi yapıyor. Bir çocukluk arkadaşım vardı. Bununla biz keçi otlatıyorduk, koyun otlatıyorduk. Bizim arazilerimiz yan yanaydı. Ona dedim ki, “her bir inek, deve, koyun gibi mübarek hayvanlar Bismillah der Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Mesela süt koyunun memesinden akıyor. Bir iğne sok onun deliğine ne akar memeden bak. Kan akar, normalde süt akması gerekirken kan akar. Cenab-ı Allah öyle bir kudret sahibi ki memede kanla süt bir arada duruyor, ama karışmıyor. Demek ki Cenabı Allah akıtıyor. O halde süt ineğin memesinden değil de Rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Rahmet feyzinden geliyor.” Bu kadar açık anlatıyorum. Ondan sonra bak dedim her bir ağaç Bismillah der…

Ağaçlarımız var mesela gövdeleri odun gibi. Bir odun çamuru alıyor yukarıda şeftali yapıyor. Bir odun da var çamuru alıyor incir yapıyor. Bir odun var o da çamuru alıyor nar yapıyor. Bir odun da var çamuru alıyor muz yapıyor. Bir odun da var oda çamuru alıyor zeytin yapıyor. Bir odun da var o da çamuru alıyor kestane yapıyor. Bir odun da var çamuru alıyor ceviz yapıyor. Bir odun da var çamuru alıyor portakal yapıyor. Yav bunlar odun işte odun. Odun bunlar odun. Eğer bu odunların arkasında rahmet elini görmezsek odun gibi gideriz öte tarafa. Doğru Cehennem sobasına…” diye geniş geniş anlatmıştım bir de ona Küçük Sözler vermiştim.

Tabi bir şey demedi “Allahaısmarladık sağol Necmiciğim” dedi gitti. Ben bunu senelerce görmedim. Eğer isteseydi beni arar bulurdu. Demek ki anlayamadı. Bir gün ben bunu camide gördüm, aradan yirmi sene geçmişti. Urla’da, Urlalıyım ya ben oraya gidip geliyorum zaman zaman. Beni görünce “Oo dedi ne var ne yok Necmi nasılsın?” Camide görünce sevindim. “Allah kabul etsin Recepciğim” dedim. Dedi “hanımla hacca gittik.” “O ne mutlu” dedim. “Hayrola neye geldin” dedi. Dedim “bizim burada sohbetlerimiz oluyor. Risale-i Nur sohbetleri yapıyoruz. Nur cemaatıyız. Oraya geldim. İstersen sende gel” dedim. “Geleyim ya” dedi. Derse geldi daha o gün bu gündür derslere devam ediyor.

Hatta orada bir yer aldı yani kendisi parasını vermedi ama başka bir arkadaşından aldı güzel bir dershane açtılar orada bu arkadaşlar. Bu benim çocukluk arkadaşım. Bana ne diyor biliyormusun? “Sen bana o zaman onları anlattığın zaman ben eve gittim. Senin dediklerinin hiç biri kitapta yazmıyordu. Ben o zaman ‘garibim Necmi kafayı yemiş’ demiştim. Meğer 20 sene sonra anladım ki kafayı yiyen benmişim. Yazıklar olsun bana 20 senem heba oldu.” Biz ona en güzel şekilde anlattık ama kusur anlatanda değil anlamayanda. Kim bilir neresini açtı baktı. Hâlbuki kitabın başında. Her şey lisanı haliyle “Bismillah” der yazıyor.

Peygamberimiz (ASM) Ebu Bekir’e de anlattı, Ebu Cehil’e de anlattı. Ebubekir anladı Ebu Cehil anlamadı. Hz. Ömer biraz daha geçte olsa anladı, Halit Bin Velit de çok sonraları anladı. Ebu Süfyan geç de olsa anladı. Ebu Cehille Ebu Leheb hiç anlamadı. anlamak insanın elinde olan bir şey değil kardeş.